18 Nisan 2010 Pazar

Bu mükemmel güneşle bezeli bir Ankara gününde kafayı mı yedim de oturdum yazı yazıyorum! Ben bile merak ediyorum ama cevabını da bilmiyorum. İki gündür yaşadığım duygu fırtınası benim içimde yatışmış olan duygularımı, hırlayan bir köpek gibi saldırgan hale getirdi adeta. Dünden bu yana üst üste gelen olaylar karşısında ne yapacağımı bilemeden, gerçekten duygusuz bir robot gibi yaşıyorum.
Derdim günden güne başımı aşıyorken ben birşey yokmuş hissi verebilmek için çabalayıp duruyorum. Gülüyorum ama o kadar sadece iki dudak arasında çıkan bir ses topluluğu. Yürekten bir kıpırtı hissetmeden öylece gülüyorum.
Sanıyor muyuz ki bu halimizin sebebi hep başkaları? Hayır. Başrolde hep bizler varız aslında. Ben kötü bir olay geldiğinde başıma önce bir durur düşünürüm. "Ben ne yaptım acaba?" Ne kadar doğru bir davranış tartışılır ancak bence doğrusu bu. Çünki insanların yaşadıkları kendi içlerinin aynası. Siz aynaya ne yaparsanız aynısını görürsünüz çünki. Belki her zaman değil ama genelde olan şey bundan ibaret. Kızmadan, kırılmadan önce aynayı bir kendine döndürmeli insanlar ben ne yaptım diye...
Artık duyguları alınmış bir insan gibi yaşıyorum, tepkisizm her olay karşısında.Çünki inanmıyorum artık hiç birşeye. O kadar güzel değerlerin hiç birine inanmıyorum, inanamıyorum artık... Ne aşka ne dostluğa ne arkadaşlığa hiç birşeye... Yoruldum artık sakin bir hayat istiyorum. Ben değildim bu ama ben oldum istemeden.
Kimse kızmasın bana olması gereken bu artık. Yaralanmak yok, yolda karşılaşıp yolunu çevirmek de yok. Artık sevip de aldatılmak da yok. Sadece sayısı belli olmayan, alınması gereken nefesler var. Ne zamandır sonuncusu bilinmez ama alıp vermek zorundayım istemesem de... Ne zaman inanırım bilinmez ama şu fani dünyadan inanılr şeyler görmeden gitmek nasip olmaz inşallah...

15 Nisan 2010 Perşembe

Hayatımın bir kaç gün içerisinde bu denli alt üst olabileceği aklımın ucundan geçmezdi. Ama oldu... Hemde o kadar hızlı akıyor ki önümden zaman, çaresizce öylece bakaklıyorum ardından. Gerek benim yapmak isteyip yapamadıklarım gerekse istem dışı gelişen olaylar, beni mutsuz etmeye yetiyor da artıyor bile. Sadece bekliyorum... 

5 Nisan 2010 Pazartesi

NAZIM HİKMET

En güzel günlerimin



Üç mel'un adamı var:


Ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye


En güzel günlerimin bu üç mel'un adamını


Yer yer tırnaklarımla kazıdım


Hatıralarımın camını..


En güzel günlerimin


Üç mel'un adamı var:


Biri sensin,


Biri o,


Biri ötekisi..


Düşmanımdır ikisi..


Sana gelince...


Yazıyorsun..


Okuyorum..


Kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa,


İnsanın


Bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum..


Ne yazık!..


Ne kadar


Beraber geçmiş günlerimiz var;


Senin


Ve benim


En güzel günlerimiz..


Kalbimin kanıyla götüreceğim


Ebediyete


Ben o günleri..


Sana gelince, sen o günleri -


Kendi oğluyla yatan,


Kızlarının körpe etini satan


Bir ana gibi satıyorsun!.


Satıyorsun:


Günde on kaat,


Bir çift rugan pabuç,


Sıcak bir döşek


Ve üç yüz papellik rahat


İçin...


En güzel günlerimin


Üç mel'un adamı var:


Biri sensin,


Biri o,


Biri ötekisi...


Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi...


Sana gelince...


Ne ben Sezarım,


Ne de sen Brütüssün...


Ne ben sana kızarım


Ne de zatın zahmet edip bana küssün..


Artık seninle biz,


Düşman bile değiliz..